Hüseyin Karayağız: Melek yatırımcılık süreci üniversiteye gitmek gibi


TÜRKKEP Ve TRAngels Kurucu Ortağı Hüseyin Karayağız

  • Hüseyin Karayağız kimdir? Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayara Mühendisliği bölümünden mezunum. 15 yıl kadar HP, Fujitsu ve Fijutsu Siemens’te  farklı alanlarda çalıştım. Uluslararası şirketlerde çalışırken iş geliştirme, ürün geliştirme, teknoloji geliştirme ve satış pazarlama alanında çok ciddi deneyimlerim oldu. Kariyerime bakıldığında ABD’lilerden pazarlamayı, Almanlardan mühendisliği, Japonlardan da teknolojiyi öğrendim. Bu 15 sene içerisinde ABD’nin, Avrupa’nın ve Japonların teknoloji ve ürün  geliştirme  yöntemleri esas öğrendiğim şey oldu. İleride yatırımcı olurum kafasıyla değil, teknik kafayla merak ederek iş modellerini ögreniyorudum. Ve, her ülkede ve tabiki bizim ülkemizde de yatırımcıların veya patronların benzer yöntemler uyguladığını zannediyordum.

Teknolojik ürünlerin yabancı firmalar tarafından üretilmesi ve Türkiye pazarında satılması herkesin bildiği, son 50-100 yıldır sürekli olarak yaptığımız bir şey. Yabancı markaların lisanslı bir ürününü ve ağırlıklı olarak parça üretmeyi yıllarca sanayi üretimi zannetmişiz. Ülkemizdeki en büyük şirketler holdingler de bunu yapıyor. Türkiye’nin bir yerindeki anadoluda her hangi   tüccar da bir markanın bayisi olmayı ticaret sanıyor. Bu durum ülkemizde arge ve ürge tabanlı üretimi yok eden, al-sat süreci ve artık değişmesi gerekiyor.

  • Profesyonel iş hayatınızda, girişimci ve yatırımcı olmaya karar verdiğiniz bir kırılma anı var mı?

15 yıllık profesyonel hayatımda kariyerim adına çok önemli bir farkındalığım daha oldu. Örnekle anlatmak istiyorum. Çalıştığım firmada bankalardan sorumlu yönetici olarak çalışırken bankalara bilgisayarları ya da sunucular satıyorduk. Görüşmelerde, halihazırda mevcut ürünlerin satışını yaparken markamızın gelecekteki teknolojileri adına özel sunumlarla ön siparişler toplardık. Yani, gelecek yıllarda piyasa çıkması muhtemel bir ürünü, belirli bir iskonto karşılığında ve öncelik hakkıyla bankalara sunardık. Bir satıcı olarak bu ürünleri bankalara sunarken var sanıyordum. Aslında bu ürünler yokmuş ve henüz fikir aşamasındaymış.

Benim gibi onlarca ülkede binlerce satışçının aynı yöntemlerle sahaya çıktığını ve gelecekte geliştirilmesi düşünülen bir ürün adına müşteri taleplerini, siparişleri topladığını düşünün. Özetle, aslında ben çalıştığım şirketler adına sahada satış pazarlama Ar-Ge’sini yapıyormuşum. Henüz üretim bantlarında olmayan birkaç milyon dolar değerindeki ürün için büyük iskontolarla birkaç yüz bin dolarlık sipariş alıyorduk. Bunun 40’tan fazla ülkede yapıldığını düşünün. Ön siparişlerle milyonlarca dolarlık kaynağı yaratırken pazarın taleplerini de toplamış oluyorduk.

Küresel devler, bu yöntemlerle pazarı anlayıp finansal kaynağı da sağladıktan sonra geliştireceği veya sahaya sürecegi ürüne uygun bir girişimi, yani startup’ı satın alıyor. Bu girişimin yöntemleri ve çözümleriyle üretimlerini kendi markalarıyla sürdürüyor. Silikon Vadisi’nde, Almanya’da, Avrupa’da ya da Japonya’da girişimlerin bulunduğu havuzun başında da bu küresel dev şirketler duruyorlar

Bu farkındalığım sonrasında 15 yıl önce girişimcilik, melek yatırımcılık gibi kavramlarla tanıştım. Müşteri bulma konusunda sahada deneyimli arkadaşlarımla küresel markaların yaptığı gibi startup’lara doğrudan ulaşmaya karar verdik. Pazarın ve farklı sekktörlerin farklı ihtiyaçlaırnı öğrenip, ihtiyaç duyulan teknolojilere uygun olan startup’ları inceleyelim ve o girişimlere yatırım yapalım kararı aldık. Hatta, o günlerde artık Türkiye’de yabancı teknolojileri satmayacağıma veya geliştirmemeye dair kendime bir söz verdim.

Kendi yerli teknolojimizi ve startuplarmızı geliştirip önce Türkiye’ye ve sonrasında dünyaya satmak için kolları sıvadık. Bir bakıma, o zamanlar beyaz yakalı çalışan olarak yakalarımı söktüm ve kendi işimizi yapmak, yeni teknolojiler geliştirilmesine destek olmak adına girişimcilik yolculuğuma başladım.

  • Girişimci olmaya karar verdikten sonra ilk yatırımınız ne oldu?

Girişimci şapkasıyla içine de para koyduğum yanı yatırım yaptığım ilk işim TÜRKKEP oldu. Tamamen dijital ortam, kağıtsız bir dünya oluşturmak adına çıktığımız yolda elektronik imza, Türk iş dünyasını elektronik fatura, elektronik defter ve kayıtlı elektronik posta kavramlarla tanıştırdık. Girişimi kurduk ve yatırımcılar aramaya başladık.

TÜRKKEP, 2012’de resmi olarak kuruldu ancak onun öncesinde yatırımcı aradığımız, regülasyonları beklediğimiz 3 yıl var. O zamanki ilk yatırımcımız, kötü yatırımcı ama iyi insandı. Onunla birlikte ben yatırımcıların nasıl düşündüğünü acısı ile beraber öğrendim ancak bendeki ve tüm kurucu teknik ekipteki mühendislik bakış açısı nedeniyle  yatırımcımız ile 5 yıllık bir çatışma dönemi  yaşadık .

  • Burayı biraz daha detaylandırır mısınız? Sizce temel sorun nerede?

Girişimcilik dünyasında yatırımcının söyledikleriyle ve beklentisi ile girişimcinin söylediklerinin ve planlarının karşılıklı olarak hiçbir zaman anlaşılmadığını fark ettim. Sadece benim yaşadığım bir sorun değildi aslında Türkiye’de bizim ekosistemimizde bu büyük problem. Patronlar yani yatırımcılar, her şeyi ucuza üretmek ve karlı satmak isterler, tek hedef kar dır. Ama girişimcilerde teknoloji  ve ürünü yönetmek isterler. Arada büyük bir açık, eksiklik var. Patron, girişimcinin farkındalığının olmadığını fark ettiği noktada kötü niyetli de olabiliyor. Girişimin çok hızlı büyüme potansiyeli varken yatırımcılar şirketin %51’ine yanı çoğunluğa sahip olmadan hızlı büyümeyi istemeyebilir.  Ama %51e sahip olan yatırımcı artık girişimcinin karar verici olmasını istemiyor.  Karar verme süreci yatırımcıya geçtiği andan itibaren aslında sakat/eksik bir exit süreci başlamış olur. 

  • Girişimciyken yatırımcı olmaya nasıl karar verdiniz?

TÜRKKEP’teki bir girişimci olarak yatırımcılarla yaşadıklarım sonucu, bir başka ifadeyle kötü yatırımcı beni melek yatırımcı yaptı. Yatırımcı olma kararı aldığım dönemde yakın çevremde benim gibi düşünen arkadaşlarımla melek yatırımcı ağı TRAngels’ı kurduk. O kurulurken TÜRKKEP girişimimiz devam ediyordu ve yatırımcımla yaşadığım problemler, TRAngels’ın faaliyetlerinde nasıl yapmayacağımız ya da yapacağımız konusunda bize yol gösterdi.

Türkiye’de ve dünyada kötü yatırımcı da kötü girişimci de var. Fakat bu hususta arada köprü görevini üstelenecek bir rolün bir eksiliğini keşfettik. Yatırım veya girişim tarafında attan düşmüş birilerinin taraflar arasında köprü olmasıyla aslında başarılı teknoloji tabanlı hatta derin teknoloji tabanlı girişimciler ve yatırımcılar çıkarabileceğimizi gördük.

Sizce, yatırımcılar ile girişimciler arasında yaşanabilecek en büyük sorun ne?

“Beklentiler”. En büyük sorun olarak gözlemlediğimiz beklentiler, yanlış kurgulandığı için her iki taraf içinde sorunlar çıkıyor. Bu yanlışlığın farkına varılamıyor ve fark edildiğinde de taraflar sessiz kalarak karşı tarafın hata yapmasını bekliyor. “Demişti olmadı”, “Söz verdi yapmadı”, “Parayı sakladı, vermedi” gibi birçok konu var. Herkesin gizli planları var ve olabilir. Bütün mesele tarafların bu planları bilerek girişimi yönetmesi gerekiyor. Yani girişimci yatırımcının ne yapmak istediğini, yatırımcı da girişimcinin amacını bilerek hareket etmeli.

Çıkar çatışması var. İki tarafın çıkarı her zaman para değil. Bu bazen gösteriş,  başarıyı sahiplenme, başarısızlığı karşı tarafa yükleme gibi konular olabiliyor. Her iki taraf da sahiplenme sürecine dahil olmak istediğinde problem yaşanıyor.  Çıkar yönetimi bizim kurucu ekiplerden beklediğimiz en önemli konu artık.

  • Başarılı bir melek yatırımcı olabilmek için ne gerekiyor?

Üniversiteye gitmek gibi: zaman ve paranızı harcayarak ve öğrenme planı yaparak melek yatırımcı olabilirsiniz. En az  2 yıl hiç bilmediğiniz alanlardaki 4 tane startup’a yatırım yapmalısınız. Bu girişimlere toplam yaklaşık 50 bin dolar yatıracaksınız. İki yıl sonra öğrendiklerinizle, yaptığınız hatalarla melek yatırımcı olmaya başlarsınız.  Bu sürecin başında melek yatırımcıların, öğrenen, çalışan, katkı sunan, çevresini girişimcilere açan vizyoner kişiler olması gerektiklerini unutmamalı.

TRAngels gibi melek ağlarına neden ihtiyaç var onu da anlatalım. Yatırımcılara, tek başına yatırım yapmamalarını öneriyoruz. Neden? Bunu yaptığınızda girişimci ile sürekli konuşma ihtiyacınız doğuyor. Herkes konuşmaya kalkarsa girişimci işine odaklanamıyor ve iletişim sürdürülebilir olmuyor. O nedenle yatırımcı ile girişimci arasında melek ağları gibi tecrübeli birileri olmalı. Melek ağları olarak, projeleri dinliyoruz, değerlendiriyoruz, girişimcileri yönlendiriyoruz. Girişimciyi sorgulamadan, vizyonunu, heyecanını sorguluyoruz.

Melek ağımız ile yatırım yaparken, riski yatırımcılarımıza böldüğümüz için herkesin ayrı ayrı riski de azalıyor. Böylece girişimin maliyetini tabana yayıyoruz. Tüm yatırım ve iletişim süreçlerimiz lider melek yatırımcılar üzerinden ilerliyor. Ama melek ağları sayesinde yol haritası daha netleşirken süreçler daha sorunsuz bir şeklide yönetilebiliyor. Bu süreçlerin hepsi tabiki insan temelli ve tecrübeli lider melek yatırımcı sayısının artmasını sağlamak en büyük amacımız hayalimiz.

Yeni başlayan melek yatırımcılarının, melek ağlarında birkaç yıl tecrübe kazandıktan sonra kendi başlarına hareket etmelerini öneriyoruz. Ama varacakları nokta, ya lider melek yatırımcı olmak veya ağ lar üzerinden yatırıma devam etmek olacaktır.

  • Yeni kurulan bir girişime en önemli tavsiyeniz ne olurdu?

TRAngels’ı kurarken startup mantığıyla kurduk. Bir startup nasıl hareket etmesi gerekiyorsa aynı sistemi melek ağı yapısına da taşıdık. Startup, kasasına sermaye koyarak, yatırımcı alarak ya da ürün hizmet satış gelirleri ile hayatını devam ettirebilir. TRAngels’ın kuruluş aşamasında kasamızda paramız vardı, girişimlere yatırım yaparak büyüttük. Başka yatırımcıların büyüyen girişimlerimizi alacağını, sermaye koyacağını düşündük. Ancak sonrasında bu mantığımızın işlemediğini, hata yaptığımızı fark ettik.

Girişimcilerin, girişim büyüme ivmesi yakalamadan önce ekosistemdeki doğru adresleri, stratejik yatırımcıları haberdar etmesi gerekiyor. Bu yapılmadıkça ürün hizmet satışlarıyla hızla büyüyen bir girişimin yeni yatırımcılara ulaşması zorlaşıyor. İlk ürünü vitrine koymadan, projelere başlamadan önce tüm yatırımcıların ( olası bütün alıcıların veya müşterilerin) haberdar edilmesi gerekiyor. Türkiye’de bu tutum eksik.  Yani, ister startup ister bir şirket önceden büyüyecegi yerleri ve pazara bilmeli ve oralara çok önceden bilgi aktarmalı, network kurmalı. Ürünüm veya servisim hazır birilileri gelir alır diyenler çok yanılırlar.

Girişimcilerin, tıpkı Amerikalıların, Almanların  ve Japonların yaptığı gibi projelerini önceden tüm yatırımcılar veya alıcılar dünyasına olabildiği kadar duyurması gerekiyor. Teknolojilerinizle ilgili olabilecek tüm sektörlere, alanlara duyurulmalı. Yatırımcıları sadece finansman/para sağlayıcı olarak değil; stratejik açılım yapabilecek, vizyon katabilecek, kendi networkünü kullandıran, iş ortağı bulan, sözleşme veya hukuksal süreçler hakkında bilgi ve tecrübe sağlayan bir ortak olarak görülmesi gerekir. Bu bakışa sahip olarak yatırımcı aranmalı, yatırım alma sürecinde “para” 7-8 kalemden sadece biri. Diğer kalemler eksik kalırsa zaten sağlanan para da muhtemelen verimsiz bir şekilde çok çabuk tükenecektir.

  • Derin Teknoloji Fonu’ndan bahseder misiniz?

Melek yatırımı ağımızı kurup büyüttükten sonra, Ziraat Bankası Portföy AŞ altında Derin Teknoloji GSY Fonu’nu kurmaya karar verdik. Bu fon ile derin teknoloji girişim ve startup’lara, özellikle patenti olan, arge ve ürge temelli, küresel çapta ürün ve hizmet satabilecek ve yüksek gelir elde edebileceğiniz her alandaki teknolojilere odaklanıyoruz. Derin teknoloji içeren, enerji, batarya, bio, sağlık, tarım ve yapay zeka gibi alanlarda ürün temelli teknoloji yatırımlarını desteklemek istiyoruz.

Bu fonumuzun stratejisinde nelerin daha az olduğunu açıklamakta fayda var. Örneğin oyuna, e-ticaret platformlarına, getir, götür hizmetlerine girmedik. Bunların birçoğu yatırım yapılabilir işler olmasına ve çok başarılı işlerin de çıkmasına karşın “startup” olarak değil ticari bir iş modeli olarak düşünüyoruz.

Halbuki, bir tane başarılı enerji girişimi Türkiye’nin enerji ihtiyacına cevap verebilecek çözümler geliştirse ve bunları global ölçekte satılabilecek düzeyde pazara sunabilse çok başka şeyler konuşuruz. Ar-Ge yaparak yeni patentlerle ülkenin ihtiyaçlarına bu topraklardan çözümler sunulması girişimcilik ekosistemine farklı bir soluk getirebilir. Birkaç tane bu alandaki başarılı girişim örnekleriyle Türkiye’deki mühendisler, genç yetenekler bu tür projeleri üretme çabasına girmek isteyecek. Öğrenciler, gençler yurt dışına gitmesin ve Türkiye’de de bu projelerin desteklendiğini göstermek istiyoruz. En büyük hedefimiz bu.

TRAngels AŞ ve melek yatırımcılardan sağlanan finansman kaynaklarımız, girişimlerimize yatırımı sürecini erken aşama, çekirdek veya  köprü yatırım aşamalarına kadar getirdi. Ancak tepeden gelip girişimlere daha çok para yatırması gereken Türkiye’deki ve yurt dışındaki GSYF’ler, VC ler veya stratejik yatırımcılar Türkiye’ye gelmiyorlar veya yatırım yapmıyorlar. Yurt dışındaki GSYF’ler melek yatırımcıların para yatırdıkları projelere girmek istemiyorlar. Türkiye’deki GSYF’ler melek yatırımcıların para yatırdıkları projelerin değerlemesinden mutlu değiller. Böyle olunca, aslında melek yatırımcıların geliştirdiği projelere yeterli destek gelmiyor. Bu tür bir işbirliği henüz yok. Bu fonun kurulma amaçlarımızdan biri de buydu. Türkiye’de derin teknolojiden gelen girişimlere fon yaratmak istiyoruz. Belirli bir aşamadan sonra yerli büyük fonların da bu derin teknoloji projelerine destek vermesi lazım.

Bir diğer önemli olduğunu düşündüğümüz konu :Yatırımcıların yatırdığı paranın Türkiye’deki bankalara yatması lazım. Girişimleri tabii ki  dünyaya açılması şart, o ayrı bir konu ama Türkiye’de yabancı yatırımcıların desteklediği girişimlerin hepsinin yurtdışına  gitmesi iyi bir sonuç değil. Örneğin bizim desteklediğimiz RePG Enerji, gelip bir yabancının yatırım yapmasını bekleme yerine kendisi gidip ABD’de  veya Avrupa’ya şirket kurabilir. Milliyetçilik kaslarıyla bunu söylemiyoruz, ancak patentlerimizin de, mucit girişimcilerinde ve bunun için yatırım yapacak olan yatırımcının da bu topraklarda kalmasını ve büyümesini doğru buluyoruz.  Girişimlerimiz yeteri kadar büyüdükten sonra, dünya markası olarak dünyaya bu topraklardan çıkarak gitme örnekleri üretmek amacımız.

  • Derin teknoloji kavramını açıklar mısınız?

Derin teknolojileri ben fay hatlarına benzetiyorum. Fay hattı yüzeyin çok derinlerdedir ve salındığı/kırıldığı zaman önce herkes mutlaka hisseder. Derin teknolojilerinin salınımını günümüzdeki yapay zekayı, DNA dizilimi, kuantum bilgisayarları, büyük veri kavramları gibi düşünebilirsiniz. Duyduklarımızın hepsi teknolojinin kendisidir aslında son kullanıcı ürünü değildir.

Bizim temel startup seçme, değerlendirme ve geliştirme stratejimiz: startup’lar mevcut teknolojilerin en az birkaçını aynı anda kullanabiliyor olmalı. Bu ne demek? Örnek olarak; sağlık teknolojilerinde DNA çözme teknolojisi ile terabaytlarca veriyi (büyük veri) toplayan ve mümkünse bunları kuantum bilgisayarlarla analiz ederek çözümler geliştiren bireye yönelik ilaç sektörüne anlamlı çıktılar ortaya koyabilen bir girişim olmasını bekliyoruz. Bu örnekteki gibi birden fazla yenilikçi teknolojinin bir arada kullanabilen girişimci takımı ve girişimi  önemsiyoruz. Teknolojileri birleştirebilen “generalist” mantıkla hareket edebilen girişimleri/girişimcileri destekliyoruz. “Specialist” olan girişimler çok teknik ve dikeyde kalan girişimler veya girişimcilerdir, son mamule ulaşmaları çok zor ve neredeyse imkansızdır.

Fay hattı örneğimize geri dönelim. Yapay zeka akımını duyduk ve bir sallandık, üç yıldır da duyuyoruz. Fay hattı kırılmış oluyor ve sonrasında bu bazen 3 yıl bazen 10 yıl oluyor ve aniden bir tsunami dalgası geliyor. Bu dalga, direnmeye çalışan şirketlerin üzerinden geçiyor. Son 50 yılda bunun birçok örneğini ve yok olan dev markaları hepimiz biliyoruz. Elektrikli arabaların gelmesi sonrasından otomotiv sektöründe bu değişime ayak uyduramayan markaların yaşadığı zorlukları görüyoruz. Fiziksel dünyadaki tsunami görülebiliyor ancak teknoloji ve  dijital dünyadaki bu tsunamilerin görülmesi mümkün değil. Bunun anlaşılabilmesi için generalist girişimcilere ihtiyacımız var.

Ve, ne yazık ki bütün eğitim sistemi, ve üniversiteler her meslekte “specialist” yetiştirmek üzerine, tasarlanmış durumda. Çünkü, son 200 yıldır, Avrupa’daki sanayi ve enerji devriminin önder ve lider firmaları kendi ihtiyaçları için eğitim sisteminden bunu talep ettiler! Aslında, yabancı teknoloji devrimi yapan şirketlere beyaz yakalı çalışan eğitim sisteminin bir parçası olduk. Eğitim sisteminden erken ayrılıp startup kurabilenlerinin sayısının fazla olması tesadüf değildir.

  • Mentorluk kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin yatırım modelinizde mentor ve yatırımcı aynı kişi gibi?

Evet. TRAngels’ta biz bu durumu lider melek yatırımcı olarak tanımlıyoruz. Lider melek yatırımcı girişimlerin içerisine giriyor. Yönetim kuruluna giriyor, satış pazarlama ve ürün geliştirme gibi faaliyetlere katılıyor. Şu anda 300’e yakın melek yatırımcımız, 25’e yakın da lider melek yatırımcımız var.

Lider melek yatırımcılar, girişimin bünyesine girerek girişimcileri sektöre, pazara, iş hayatına hazırlıyor. Çünkü, akademisyenler, mühendislerden oluşan bazı girişimcilerimiz çok teknik insanlar. Onların sahaya çıkmasını, satış yapmasını bekleyemezsiniz. Onlar bilime, üretime ve Ar-Ge’ye odaklanmalı, doğru olan da bu.

Günün sonunda girişimcilerin ve yatırımcıların unutmaması gereken bir konu daha var. Bir girişim ya da girişimci başarılı olacaksa asla ve asla başlangıçtaki fikriyle başarılı olmuyor. Dünya çapında Google ve Facebook gibi girişimler de dahil olmak üzere fikir yolda giderken değişmek zorunda.

ABD’liler buna “Customer Defined Company” diyorlar. Yani müşteri odaklı değil, müşteri tanımlı girişim. Bu tür şirketler, müşterilerini ve pazarı çok daha fazla dinliyor. İş fikrini farklı sektörlerde müşterilere sunarken, satışlarını artırmanın yanı sıra planlamalarında olmasa dahi ürünlerini/hizmetlerini de rahatlıkla şekillendirebiliyorlar.

Eğer müşterilerinizi dinlerseniz, müşteri size tanımlamaya, ihtiyaçlarını anlatmaya başlıyor zaten. Sonrasında bir anda iş modeliniz yeniden şekillenip başka noktalara taşınabiliyor. Genellikle, girişimciler bu durumlarda kendi fikirlerinden vazgeçmek istemiyor. Yatırımcısına verdiği sözlerden, kendi hareket planından çıkmış gibi hissediyor. Ancak vizyoner bir yatırımcı ya da güçlü bir ekiple yol acıkan girişimciler bu tür değişimlerden çekinmiyor.

Yanlış anlaşılmasın, kendi ürününüzü her farklı tekil talep ile değiştirin demiyoruz. Ancak,  hedeflenen ürün yerine çok farklıda olsa yüzlerce veya binlerce adet sipariş verme garantisi ve ön ödeme yapan bir “resmi sipariş” mektubu ile beraber yatırımcının karşısına çıkan girişimcinin gücü artıyor. Elinde hem teknoloji hem de çoklu sayıda sipariş mektubu ( planlanandan farklıda olsa) olan bir girişimciye her yatırımcı yatırım yapmak ister. Yani, yatırımcı bulmakta kolay hale geliyor.

Girişimcilik ve yatırım dünyasında, iş modellerine sabit bağlı kalmamalısınız ve değişime açık olmalısınız. Girişimci 3 sene önce başladığında  piyasa ihtiyacı için tasarladığı bitmiş şahane ürün, 3 yıl sonunda artık ihtiyaç duyulan ürün olmayabilir.

KOBİ ile startup arasındaki farklar neler?

Startup, girişim, şirket ya da holding. Hepsinin 3 amacı var; isteğe cevap verirsiniz, bir problemi çözersiniz ya da ihtiyaç yaratırsınız. Ne yaparsanız ve nasıl yaparsanız yapın bu üçünden en az birine dokunmanız gerekiyor. Bana göre, startup’ların tek bir farkı var; bu 3 kavramı geleceğe yönelik sunması. Bir startup, 3 yıl sonra isteyeceğiniz, 3 yıl sonra ihtiyaç duyacağınız veya 3 yıl sonraki problemlerinizi çözecek çıktılar üretmek zorunda.

Startup, müşterinin kendisinin bile farkına varmadığı, ihtiyacı, isteği ya da problem için şimdiden başlayıp (start) çözümler üreterek ayağa kaldıran (up) kişi ya da şirketler demek. Tam da bu arada yatırımcının da yatırım isteğini de ayaklandırması gerekiyor.

Birçok girişim, şuandaki sorunlara, ihtiyaçlara odaklanıyor. Ancak siz bunu bugün yapmaya başladığınızda aradan zaman geçtiğinde istekler, ihtiyaçlar da değişiyor. Ürünü çıkardığınız gün artık geçmişteki bir ihtiyaca ya da isteğe cevap vermiş oluyorsunuz. Yani, startup’lar geleceği düşünmeden bugüne odaklanarak yola çıkmamalı

Şimdiki değil, 3-7-15 yıl sonrası için harekete geçenler her zaman fark yaratabilir ve başarılı olma ihtimali artar. Yatırımcılarınıza da gelecek için yatırım yaptırıyorsunuz. KOBİ’lerin ya da şirketlerin sahipleri veya patronları, doğal olarak parayı şimdi koyarım, bu sene ne kadar kazanırım diye bakıyor. Eğer uzun vadeli Ar-Ge ve Ür-Ge temelli bir girişimci olarak çok kısa vadede para kazanmayı isteyen yatırımcılarla karşılaştığınız da muhtemelen yanlış yerdesiniz. KOBİ patronlarına ya da ticaretle ilgilenen kişilere giderseniz, Startup yatırım süreçlerinizden sonuç çıkmaması ve çok fazla yatırımcı ile görüşebilseniz bile  olumsuz dönüşler almanız çok doğal olur.

Desteklediğiniz projelerden girişimlerden bahseder misiniz?

Bizim yatırım odağımızda ağırlıklı olarak derin teknoloji startup’lar var. Dünyanın nereye gittiği yani dönüştüğü  çok net , enerji dönüşümü ve  dijital dönüşüm yaşanıyor. Enerjin yoksa dijital dönüşümde dünyanın kalanıyla rakip olman mümkün değil. Dünyada enerji satın almayan, dışarı bağımlı olmayan çok az ülke kaldı. Hatta, ülkeler enerji satın almamak için savaş çıkarmak zorundalar (yakıt ve değerli mineraller savaşı kapıda)  . Türkiye’nin de global anlamda söz sahibi olmak için enerjisini kendisi üretmek zorunda. Enerji için de teknoloji,  yakıtlar ve hammaddeler gerekiyor.

Biz de bu mantıktan hareketle enerji sektörünü çok önemsiyoruz. Bu alandaki LASKA, RePG, Batron ve Salty Enerji gibi derin teknoloji startup’larımız   sayesinde farklı yenilenebilir enerji kaynakları olduğunu öğrendik. Yatırımcı olarak son 8 yılda enerji doktorası yapmış gibi oldum. RePG sayesinde dünyada gizli ısı diye bir enerji kaynağı olduğunu ,   ülkemizde çok fazla olan atık ısı, jeotermal  ve suntermal ısı (gün ısı)  gibi enerji kaynaklarının var olduğunu  öğrendik.

Ülkemizde başımıza bela olan fay hatlarında çok fazla sıcak su, kayaç veya toprak var. Türkiye bu suların %95’inden enerji üretemiyor. Çünkü mevcut teknolojideki jeotermal makineler enerji üretebilmek için 150 derece istiyor. Ancak yerli ve paten şampiyonu   RePG teknolojimiz 50 dereceden de elektrik üretebiliyor. Patentlerin çoğu tamamlandı, ürünleri geliştirdi, ticarileştirdi ve tüm bunlar 8 sene sürdü. RePG nin diğer ticarileşen bir teknolojisi de “havadan su üretim” sistemleridir.  Şu ana kadar RePG’ye 10 milyon dolar yatırım yaptık. 40’tan fazla patent tescillendi ve 80’den fazla başvuru var. Esasında tüm bu patentler Türkiye’nin kendi enerji teknolojisinin ispatı ve  değeridir.

Bir diğer yatırımımız ise batarya yönetim sistemleri (BMS) konusunda teknoloji ve askeri seviyede yüksek güvenirlikli Lit-ion batarya üreten  Kayseri girişimimiz Batron Enerji.  İzmir’deki gene Ar-Ge tabanlı ekibiyle sodyum iyon tuzdan batarya üreten Salty Enerji ekibimiz, Ür-Ge test aşamasında ve 2025 yıl sonunda seri üretime geçecekler. Sodyum pil teknolojisi, dünyada  ülkede var, beşincisi Türkiye. Lityum ile üretilen pilden farksız olarak çalışan sodyum bataryalar, lityuma göre %20 daha fazla yer kaplıyor. Ancak, daha çevreci, patlama veya yanma derdi yok. Lityum piller, %20’inin altında boşalmazken sodyum pillerini sıfıra kadar boşaltabiliyorsunuz. Kapasite derdi yok ve daha uzun ( doldur boşalt) ömürlü.

Laska sayesinde de atık araba lastiklerini de yakmadan özel patenli reaktörümüz ve dönüştürücü sıvımız ile: çevreye zarar vermeden,  %40-45ni yakıta, %35-40’ını karbon siyahına, %10 çelik ve %10 gaza, toplamda %99.99 unu geri dönüştürüyoruz.

Bu 4 enerji projesi Türkiye’nin enerji ve ekonomik sistemini kökünden değiştirebilir. Hepsi Türkiye’den dünyaya kolaylıkla satılabilecek, talep görecek ürünler. Ve hem teknolojiler hem de hammaddeleri de bizim ülkemize ait. Özellikle sodyum, Türkiye’nin her yeri tuz. Lityuma ihtiyacımız yok. Biz kendi bataryalarımızı kendimiz yapabilir ve tüm dünyaya çevreci pil teknolojisi satan bir  bir ülkeyiz demeye çok yakınız RePG teknolojisi ülkemizin gizli ısı, atık ısı ve jeotermal ısısını kullanarak enerji ve havadan su  üreterek olarak ekonomiye kazandırıyor. Ve, Laska kendi atığımızı ileri dönüştürerek enerjiye, karbon siyahına ve gaza dönüştürüyor.

Bir diğer derin biyoteknoloji startup’ımız laboratuvar ortamında kültür tabanlı et üretimi (protein üretimi) yapan Biftek.co  projemizdir. Gerçi et demiyoruz, protein diyoruz. Böyle olunca herkes rahatlıyor, pek çok sebepten dolayı bu şekilde protein tüketmek istemeyen müşteri veya yatırımcılar olabilir. Ancak, dünyada proteine ulaşamayan Afrika, Çin, Arap bölgesi ve Uzakdoğu’da 3-4 milyar insan var.  Biftek girişimimiz de laboratuvar ortamında hücreleri proteine dönüştürüyor. Gelecekteki dünyanın gıda sorununu da düşündüğünüzde ülkemiz için ihraç edebileceğimiz   bir ürün olduğu için kritik bir yatırım. Biftek.co, sadece protein değil yara iyileştirme, hücre yenileme ve kozmetik alanda etkili olacak.